Muhammed'in Peygamberliğinin Oluşumu ve Gelişimi  Islam Tarihi Islamiyet Kuran Tarihi Kutsal Doğum Haftası

Kur'an nasıl hazırlandı ve değişti | Kur'an ve şiddet | Kuran ve Bilim | Islamiyetin Gerçekleri 

Şeriatçı yazın, Muhammed'in okuma yazma bilmediğini, dönemin tektanrıcı dinsel kültüründen bihaber olduğunu ileri sürerek, bunları Kur'an' ın Muhammed'in ürünü değil, Allah'ın ürünü olduğu iddialannın ispatı olarak kullanır. O halde işin bu yanını da yakından inceleyelim. Bir müslüman için "peygamberimizin hayatı" diye düşündüğü zaman bilmesi gerekenler nelerdir, okullardaki din derslerinde anlatılmayan gerçekler nelerdir, buna bakalım. 

Bizzat Şeriatçı aktarıcılardan öğrendiğimiz bilgiler ışığında, öyle görünüyor ki Muhammed, yoğun bir şekilde peygamber söylenceleriyle büyümüştür. Öyle ki; babasının dedesi tarafından Allah'a kurban adanması nedeniyle, peygamber İbrahim'in Kurban bayramına gerekçe yapılmış olan oğlu İsmail ile kendi babası Abdullah'ı kastederek "ben iki Kurban edilenin oğluyum" diyecek bir bilince sahiptir. (Hz. Muhammed'in Hayatı, A.H. Berki - O. Keskioğlu, ş. 24) 

Amcası Ebu Talip ile 12 yaşında gittiği Suriye gezisinde Hristiyan rahip Bahira ile yaşadığı diyaloglar bilinç oluşumunda önemli izler bırakacaktır. Bu sohbette Bahira onu Arap tanrıları Lat ve Uzza adına yemin ettirmeye kalkınca, onun olgun bir insan gibi, "Lat ve Uzza 'ya yemin vermem, zira benim bu dünyada en nefret ettiğim şey putlardır" diyerek Allah namına yemin ettiği rivayet edilir. 

Bunu diyecek bir bilince sahip olduğu söylenen Muhammed'in, aynı zamanda ondan dinsel bilgiler de öğrendiği  gerçeğinin, "12 Yaşında" oluşu gerekçesiyle reddedilmesi hiç de tutarlı bir açıklama değildir; sözkonusu bu anlatılarda ya yaşı küçültülmüştür ya da söylediği sözler abartılıdır. Kaldı ki Muhammed'in diğer kültürler ve dinlerle Mekke dışındaki temasları, Hatice'nin kervancıbaşısı olarak peygamberliğini ilan edeceği 40 yaşına kadar sürer. Üstelik yine aynı rivayete göre söz konusu diyalog sonunda Bahira, amca Ebu Talip'e Muhammed'in peygamber olduğunu söyleyecek denli geniş izlenimler edinmiştir; ki bu, aralarındaki konuşmanın "birkaç dakika" değil, Bahira'nın yeterli izlenimleri edineceği ve ona tektanrı inancının temel kavramlarını anlatacak kadar uzun sürdüğünü veya yinelendiğini göstermektedir. (Rivayet için bkz., a.g.e., s. 36)

Kuşkusuz bu konuşma ve bilincini oluşturan önceki rivayetler onun Kur'an' ı yazabilmesi için yeterli değildir. Bizim bu noktalara dikkat çekmemiz, onun daha küçükten yoğun bir metafizik bilinçle ve duyarlılıkla donandığını ve tabii peygamber olma güdüsüyle büyüdüğünü, peygamberliğe güdülendiğini göstermek içindir.

Keza adının Muhammed konulması konusunda da, dedesinin, Mekke ileri gelenlerine, "Umarım ki onu gökte hak, yerde halk pek çok methedip övecektir" şeklinde gerekçe açıklaması, onun bilincini oluşturan bir diğer önemli noktadır.

Yine Muhammed'in çocukluğu ve gençliğinin Araplar içinde yeni inanç arayışlannın yoğun olduğu bir döneme rastladığını görüyoruz. Öyle ki baba ve dedesi göklerde Allah diye bir büyük tanrı olduğu inancındadırlar ve konuşmalarında onun adının anıldığını, ona yemin edildiğini görüyoruz.

(9) Nitekim Habeşistan'daki Hristiyanlann Müslümanlara kucak açması ortamın da Bahira'nın da onun bilinci üzerindeki derin etkisi, Maide 82'de; "... Onlar içinde iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da 'biz Hıristiyanız' diyenleri bulacak sın. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar" şek linde yansıyacaktır.

Ama en önemlisi O'nun gençliginde, Arabistan'da yeni bir din arayışı ve yeni bir peygamberin geleceği inancı halk arasında yaygın dır. Örneğin dönemin etkin hatiplerinden Kus b. Saide, Muhammed'in bilincini derinden etkileyen ve (Kur'an'ı bilenlerin dikkatinden kaç mayacağı gibi) daha sonra Kur'an'ın biçemine de şaşırtıcı bir benzer likle yansıyan söylevinde şöyle demektedir:

"... Kulak tutunuz; dikkat ediniz, gökten haber var, yerde ibret olacak şeyler var. Yeryüzü bir Ferş-i eyvan,  gökyüzü yüksek bir tavan, yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları yerden hoşnut olup da mı kalıyorlar? Yoksa orada bırakılıp da uykuya mı dalıyorlar? Yemin ederim Allah' ın indinde bir din vardır ki, şimdi bulunduğunuz dinden daha sevgilidir. Ve Allah 'ın gelecek bir peygamberi vardır ki gelmesi pek yakın oldu. Gölgesi başınızın üstüne geldi. Ne mutlu o kimseye ki ona iman edip de, o dahi ona hidayet eyliye. Vay o bedbahta ki, ona isyan ve muhalefet eyleye. Yazıklar olsun ömürleri gaflet ile geçen ümmetIere!..."

Kus b. Saide'nin söylevi, bundan sonra da, neredeyse aynılarıın Kur'an'da göreceğimiz Firavun, Nemrut masallan, Allah'ın tektanrı olduğu ve kendine ortak kabul etmediği, doğmadığı ve doğurmadığı vb. görüşlerle devam ediyor (Türkçe'ye çeviren Cevdet Paşa'dan aktaran; H. Berki - O.Keskioğlu, a.g.e., s. 46). Nitekim daha sonra Muhammed'in de, bu söylevin üzerindeki etkisini "hatırımdan çıkmaz" diye belirttiğini görüyoruz.

Özetle bizzat toplumsal atmosfer, Muhammed'i peygamberliğe .' hazırlamakta ve Tanrı adına neler söyleyeceğinin köşetaşlanın ve biçemini oluşturmaktadır.

Yine bu sırada içlerinde Muhammed'in manevi kayınpederi durumundaki (Hatice'nin amcası) Varaka b. Nevfel'in de olduğu Mekke'nin bazı saygın insanlannın puta tapınmadan tümüyle vazgeçtikleri ve tektanrıcı dinin kutsal kitapları, Tevrat ve lncil'i okuyup tartışarak kendilerine yeni bir din aradıklannı görüyoruz. Muhammed bu tektanrıcı organik ilişkiler içinde ve Mekke'nin ayrıcalıklı ınsanlanndan biridir.

Yine bu sırada içlerinde Muhammed'in manevi kaympederi du- rumundaki (Hatice'nin amcası) Varaka b. Nevfel'in de olduğu Mek- ke'nin bazı saygın insanlannın puta tapınmadan tümüyle vazgeçtik- leri ve tektanncı dinin kutsal kitaplan, Tevrat ve lncil'i okuyup tartı- şarak kendilerine yeni bir din aradıklannı görüyoruz. Muhammed bu tektaQrıcı çevreyle organik ilişkiler içinde ve Mekke'nin ayncalıklı insanlanndan biridir.

Bunlar "ahirete inanan, Allah'ı bir bilen, hatta namaz kılan Ve kendilerini Ibrahim Peygamber'in dininden sayan, Hanif adını benimseyen" (A. Gökpınarlı, Islam Tarihi, s.9) bir topluluk oluşturuyorlardı. Tabii "Ibrahim'in Dini" denilen şey somut olarak olmadığından dinsel bir arayış sürdüyorlardı. Yani Muhammed'in peygamberliğini ilan etmesi öncesinde Mekke 'de sadece bir dinsel boşluk değil, aynı zamanda bu boşluğu gidermeye yönelik ciddi ideolojik ve örgütsel arayış ve hazırlıklar sözkonusuydu; ki Muhammed'in peygamberliği bu somut gelişmenin bir ifadesi olarak ortaya çıkıyordu.

Bu dinseloluşum daha sonra Islamiyet'te de rafine bir halde yineleneceği gibi, Arapların pekçok geleneğini de beraberinde taşıyordu. Kabe'nin kutsallığı, hac, kutsal üç aylar, kurban kesme, ölüleri gömme, vb.. Hanifler'den olan ünlü şair Ebu 's-Salt oğlu Ümmeye, daha sonra Kur'an'da yinelenecek olan öldükten sonra gene dirilme üzerine, Muhammed'ten çok önce şunları yazmaktadır:

"Ey kalbim, kötülükleri bırak, kör olma, yolunu şaşırma, ölümü ve öldükten sonra dirilmeyi hatırından çıkarma. Gelip geçmiş zamanın aldattığı kişilerden olma, çünkü sen, üzerinde yaşayan kişileri aldatmakta olan bir dünyadasın..." Neşet Ççağatay'ın da belirttiği gibi Ebu's-Salt oğlu Ümmeye, "Kur'an'ın 64. suresinde kıyamet günü hakkında kullanılan 'Yevm üt- Tekabun' ibaresini Peygamber'den önce ilk kullanan kişidir" (Islam Tarihi, s.90).

Yine Ibn-i Ishak'ın aktarmasıyla, bu Hanifler'in öncülerinin; "Çevresinde dönüp durduğunuz bu taş parçası nedir? O ne duyar ne de bir kimseye faydası ya da zararı dokunur" (N. Çağatay, Islam Tarihi, s.112) şeklindeki ifadeleri de, daha sonra Kur'an 'da, Ibrahim' e ve diğer peygamberlere atfedilen sözler olarak duyacağız.

Özetle Kur'an; Kus b. Saide'nin, Varaka b. Nevfel'in, Ebu's-Salt b. Ümmeye'nin, Cahş b. Ubeydullah'ın, Osman b. Huveyris'in, Zeyd b. Amr'ın, ve diğerlerinin önceden, puta tapınmacılığa karşı Arap gelenekleri ve tektanrıcı dinlerden vardığı sentezlerin doğrudan Allah adına sahiplenilip yeniden ifadelendirilmesinden ibarettir. Kur'an' ın, o dönem Mekke'si aydınlarınca zaten varılmış olan fikirlerden öte bir fikir getirmemiş olması bile, onun insanüstü bir gücün ürünü değil Muhammed'in ürünü olduğunu gösterir.

Muhammed'in çevresini kuşatan tektanrıcı dalganın zaten küçüklükten beri içinde olduğu gerçeğine ek olarak, bu dinsel tartışma ve oluşumlar çerçevesinde Tevrat-lncil kültürüne bütünüyle vakıf olduğu açıktır. Dolayısıyla Onun bu tektanrıcı kültürden yoksun olduğu iddialarının aksine onun bilincinin, bu tektanrıcı dinleri araştıran çevrenın okuma ve sohbet toplantılannın sonucu olarak Tevrat ve İncil'in içindekilerle dolu olduğu tartışma götürrnez.

Gerçi Kur'an Şura-52'de, Muhammed'in bilinçsel gelişimine ilişkin kaynaklardan edindiğimiz tüm bilgileri yadsıyarak, "Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz Onu kullanmızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık" denilelrrek, Muhammed'in Kur' an öncesi bilinci "imansızlık" olarak tanıtılır; ancak, Muhammed 40 yaşından önce putatapar imansız biri midir yoksa daha küçük yaştan beri putlardan nefret eden Allah' a imanlı biri midir? sorunu bizim değil, Islamcı tarih yazarlannın sorunudur. Biz Şura-52 'yi, diğerleriyle çelişkili diğer pekçok ayetlerden biri olarak geçiyoruz.

Muhammed' i peygamberlik özgüvenine yönelten bir diğer önemli gelişme de bu çok duyarlı ve dinsel bilinçle donanmış insanın Kabe'nin yeniden yapılması sırasında karşılaştığı durumdur.

Daha sonra Islamiyet' çe de sahiplenilecek olan ve çok tanrıcı Arap geleneğinde tanrıların evi ve hac yeri olan Kabe'nin yapım işi bittikten sonra sıra, daha sonra Islamın kutsalı olacak olup o sırada puta tapan Arap geleneğinin kutsalı olan Siyah Taş'ın (Hacer-i Esvet) yerine yerleştirilmesine gelir. Ne var ki yapana manevi otorite sağlayacak olan bu eyleme ilişkin, Kureyş ileri gelenleri arasında büyük bir uzlaşmazlık çıkar. Kanlı bir kavgaya dönüşrnek üzereyken nihayet, bu işin, saptanan günde Kabe'ye ilk gelecek kişiye yaptırılması üzerinde uzlaşma sağlanır; ki bu kişi de Muhammed olur.

Gerek eylemin ona tesadüf edişi gerekse de bu işi kabile ileri gelenlerinin el vurmasıyla birlikte yapma yaklaşımı, o ilkel değerler ortamında Muhammed'e büyük prestij ve özgüven sağlar.

Işte tüm bu avantajlarla olgunluk çağına gelen, peygamberliğe güdülenmiş, duyarlılığı çok yüksek Muhammed'in 40 yaşında iyice içine kapanmaya başladığını, o güne kadar edindiği birikimin metafizik niteliği nedeniyle çevresine acayip gelen bir başkalaşım içine girdiğini görüyoruz. Rüyaların, ruhlann canlı yaşamı olarak nitelendiği bir ortamda, önceden beri putlara inanmayıp tektanrıcı hareketten yana bir Muhammed'in bu bilinç içinde gördüğü rüyalarla kendisinin, zaten güdülenmiş olduğu "beklenen peygamber" olduğuna iyice inanmaya başlamasından daha doğal bir şey olamazdı. Üstelik toplumdaki seçkin yeri, inisiyatifi ve inanılırlığı böyle bir iddia için gerekli cesaret ortamını da oluşturuyordu kendiliğinden.

Elbette ki söz konusu olan, "kendimi peygamber ilan edeyim" şeklinde bilinçli bir kurgu değildir. Esasen metafizik düşünceyle fazla bütünleşen, rüyaları tanrının belirlediğini düşünen her duyarlı kişiliğin, eğer dışsal koşulları da varsa, böylesi sıradışı bir değişim içine girmesi çok doğaldır. Nitekim günümüz dinsel çevrelerinde de böylesi ermişlere sıkça rastlıyoruz. Muhammed'in bu noktadaki ayncalığı insanların resmi dine kuşku duyduğu ve yeni bir peygamber beklentisine girdiği bir dönemde(10) bu dönüşüme uğramış olmasıdır. Yoksa günümüzde kendini din masallarına fazla kaptınp bunun bilinçaltı yansımalarıyla "ilahi" rüyalar görmeye başlayarak "erdiğine" inanan insanlarla Muhammed arasında özde farklılık yoktur. Aradaki fark, birincinin kendisini peygamber sanmasına karşılık, ikincilerin daha mütevazı payelerle yetinrnek durumunda olmalarından ibarettir.

(10) Tabii bu gelişmenin bir de altyapısı, maddi koşullan var, ki son çözümlemede asıl belirleyici olan da bu. Bu dönem Arap toplumunda meta ekonomisi filizleniyor, ticaret gelişiyor. Bu durum yeni bir ideolojik yapıya, yeni bir hukuka ve daha ötesi gelişen bu ilişkilerin yeniden üretiminin önünü düzleyecek merkezi bir devlete ihtiyaç duyuruyor. Muhammed'in peygamberligi ve yeni bir dine duyulan nesnel gereksinim işte bu koşullarda oluşturuluyor.

Neşet Çağatay' ın sunumuyla C. Brockelman'dan öğrendiğimiz gibi; "Mekke'nin komşu şehri Taif'li şair Ümmeye b. Ebi 's-Salt gibi bir çok çağdaşları genel bir tek allahlılıkla yetindikleri halde Muhammed, kendini bir ittifakın kollarına atmış ve gece gündüz Mekke'nin yanındaki Hira Dağı'nda ruhunun şifası için çok derin bir tefekkürata dalmıştır. O hemşerilerinin çok tanrıcılığının hiçliği fikriyle birlikte, diğer milletlerde bir peygamber aracılığıyla kendini tanıtmış olan Allah' ın, onları daha ne zamana kadar bu imansızlıkta bırakacağı sorusunu kendi kendine soruyordu. Bu düşünce, böylece onun içinde, bizzat kendisinin bu peygamberliğe memur edilmiş olduğu şeklinde olgunlaştı; fakat doğuştan çekingenliği, uzun zaman, böyle birisi olarak ortaya çıkmaktan kendisini alıkoydu. Ilk defa Hira Dağı'ndaki şahsına has bir hads kuşkusunu giderdi. Orada bir gün, kendisinin sonradan melaike cebrail olarak kabul ettiği bir hayal göründü; içindeki, kendisinin Tanrı 'nın elçisi olduğuna dair beliren sesi buna dayandırdı. İlk defa ailesi onun peygamberliğine inandı ve kendini ilahi sesin çağırdığı nöbetler gittikçe daha sık tekrarlayınca, son kuşkuları da silindi. Bu hallerde iken işittiğine inandığı şeyleri, bunlar kaybolur kaybolmaz vahiy olarak bildirmeyi adet edindi. Önceleri hemşerileri arasında hiçbir özel ilgi uyandırmadı. Onlar hemen her kabilede, şairlerin yanında bir de, kavga, kuşku, ölüm, hırsızlık, bir devenin kaybolması, vs. gibi hallerde kendisine başvurulan hususlara dair, kendi tabiat dışı arkadaşına atfettiği, Muhammed, vahiyIeri gibi aynı uyaklı ifadelerle haberler veren kahinlerin ortaya çıkışına alışmışlardı. Muhammed, kendisini bu kahinlerle aynı ayarda sayanlara karşı daima savaşım vermiştir" (İslam Ulusları ve Devletleri Tarihi, TTK Yayını, s.12).

Muhammed'in kendini onlardan ayırmaya yönelik savaşımı bir müddet sonra ürününü verecekti; çünkü kendilerini ayrıntılarla sınırlayan ve bazen şaşırtıcı beceriler gösteren o kahinlerden ayrımla, toplumun temel inançsal boşluğuna yanıt veren bir sistematiğin oluşumuna yöneltmişti. Bu ise kahinlerin gösterdiği cinsten becerileri gerektirmeyen, aksine, bir kısmı Tevrat ve İnciller'de, diğer kısmı ise bizzat Arap toplumunun kendi ortak bilinci, gelenekleri ve arayışlarında biçimlenip artık geciktirilemez hale gelmiş olan ideolojik / inançsal bir boşluğun doldurulmasına yönelikti. Bu nesnel koşuldur ki onu kısa zamanda hem verili siyasal kurumlaşmaya hem de kahinler ve şairlere karşı sistematik bir tepkiselliğe sokacaktı.

Her şey bir yana, İslamiyet'in, Muhammed'in bu dini oluşturup ifade edecek bir bilinçsel olgunluk düzeyine ulaşmasından önce söz konusu olmadığı gerçeği bile, onun tanrısal değil, Muhammed'in bilincinin ürünü olduğunun açık kanıtıdır. Tanrısal bir düşüncenin Muhammed'in 40 yaşını beklemesinin gereği yoktur; (nitekim Kur'an söylence içinde, Incil ise Isa'ya daha beşikteyken verilmiştir) oysa böylesi bir sistematiği biçimlendirecek bir insanın bunun için gerekli birikim ve olgunluğa "olmazsa olmaz" gereksinimi vardır.

İşte böylesi bir süreç için gerekli birikim ve kişilik yapısı nedeniyle Muhammed'in, "40 yaşına geldiği zaman, halinde bir başkalık sezilmeye başladı. Bilhassa inziva hayatını sever oldu. Mekke'nin üç mil yukarısındaki Hira Dağı'nda bir mağaraya gider, Ramazan ayını orada geçirir, ibadet ederdi. Ramazan ayı gelince azığını alır, oraya çekilirdi. Yanında azığı bitince, yine Mekke'ye Hz. Hatice'nin yanına döner, biraz kalır, sonra mağaraya dönerdi, kendisini orada ruh sükunetine verir, düşünceye dalardı" (Hz. Muhammed'in Hayatı, A. H.. Berki - O. Keskioğlu, s. 11).

Görüldüğü gibi birikimin metafizik karakteri, Muhammed'teki nitelik sıçramaları arifesindeolağandışı davranış içine girmesini beraberinde getiriyordu. Nitekim bu dönemde "kulağına gaipten sesler geliyor; 'Sen Allah' ın elçisisin' diyordu" (age). Keskioğlu, kendi metafizik yapısının gereği olarak durumu "Cenab-ı Hakkın onu büyük vazifeyi kabule hazırlaması" olarak yorumluyor. Oysa bu sanıların ve davranış biçiminin açıklanması, bilimden nasibini almış günümüz insanı için hiç de öyle değildir.

O dönemin ilkel bilinci koşullannda normal sayılsa da, düşlediklerini ve rüyalarını gerçek sanmanın, psikoloji bilimi ölçütleriyle günümüz insanı açısından olağan olmadığı açıktır; keza düş ve rüyaların kişinin bilinçaltı tarafından  belirlendiği gerçeği günümüz bilgisi açısından artık tartışma gündeminin dışına çıkmış bulunmaktadır. Bu dönemde Muhammed'in rüyalarının olduğu gibi çıktığı iddiası da, tıpkı lsa 'nın ölü diriltmesi, Musa 'nın yılan olan sopası vs. gibi halk kültürünün bilimdışı inançlarından üreyen abartı ve kendi uydurduğuna inanma şeklindeki zaafının yansımasından öte, hiçbir değer taşımaz.

Sonuçta dinsel kavramlar çerçevesinde biçimlenen kendi düş dünyasına öylesine daldı ki Muhammed, artık "melek" diye düşlediği şeyler görmeye, 'Allah'tan geldiğini sandığı kimi sesler duymaya, cennet cehennem düşleri görmeye ve iyiden iyiye kendini "beklenen peygamber" sanmaya başladı. Aynı duruma, Muhammed'in hemen sonrasında da pek çok insanın kendini peygamber sanması, keza Muhammed' in peygamberliğinin kabulü sonrasında geleceğine inanılan "mehdi" sanması şekline Arap tarihinde de defalarca rastlanır. Keza Yahudi tarihinde de kendilerini peygamber sanan pek çok insanın ortaya çıkmasıyla sonuçlanan aynı psikoz sıkça görülür.

Tüm bu kendilerini ilahi aracılar sanan kişilerin samirniyetine inanmak zorundayız, en azından aralannda aynm yapmak için tutarlı somut ölçülere sahip değiliz. Sorun onların niyetlerinde değil, bilinçlerindeki metafizik yapıda aranmalıdır; yoksa onların gerçekte kendilerinde bulunduğunu sandıkları "ilahi rütbeler" konusunda samimiyetlerini sorgulamak gereksiz bir fantazi olur. Esasen onların kimisinin "sahtekar" sayılıp öldürülmesi, kimisinin "peygamber" sayılırken, öyle sayılmayanlarca takibata uğraması, kimisinin yerel ve geçici bir etkinlikle yetinmek durumunda kalırken kimisinin Musa gibi, lsa gibi, Muhammed gibi, Buda gibi giderek evrensel ve çağlarüstü bir etkinliğe ulaşmalarının nedenleri, bunlara inananların atfettikleri tanrısallıkta değil, sözkonusu dinlerin içinden çıktıklan özgül koşullarve sonraki tarihsel kurumlaşma avantajlarında aranmalıdır; en azından diğer benzerlerine de uygulanabilmek anlamında bilimsel ölçüt açısından oluşumların nesnel anlamı budur. Özetle peygamberlik ve tanrısallık iddiaları, bilimsel açıdan değil salt inananlar açısından değer taşıyan, yani nesnel değil öznel bir yargıdan ibarettir.

Kuşkusuz tarih boyunca karşımıza çıkan mehdiler, peygamberler, ermişler vs. içinde sahtekarlar da olmuştur ve böyleleri de binlerce kişiyi kendilerine inandırmışlardır. Ancak büyük çoğunluğun kendini öyle sandığı noktada samimi olduklan bir gerçektir. Yani örneğin Muhammed ile onun son döneminde yine peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan Mesleme'nin "peygamberliği" arasında, taraftarlann duygusal terörünün izin vermesi halinde bilimsel ölçütler açısından hiçbir tayin edici ayırım bulunamaz.

Muhammed'i peygamber, Mesleme'yi ise "sahtekar" yapan ölçüt, önceden kendini kabul ettirebilmiş olan Muhammed'in kurumsallaşmış silahlı güçlerinin Mesleme'yi, (ve o dönemin diğer Arap peygamberlerini), taraftarları ve kutsal kitabıyla birlikte imha edebilmeleri, Arap kavminin militarist ve ekonomik dinamiklerine egemen olabilmeleri ve tarih yazma tekelini ele geçirmelerini sağlayan nesnel koşullardır. Yoksa bilimsel açıdan hiçbirimiz; Kur' an' ın Muhammed'e gerçekten de "Allah'tan" geldiğine, buna karşılık diğer Arap peygamberlerinin kitaplarının ise "uydunna" olduğuna dair nesnel bir ölçüte sahip değiliz ve bilimsel olarak olamayız da. Üstelik araştırmacılar bunu gösteremesinler, insanlar tercihlerini özgür iradeleriyle ve kıyaslayarak yapamasınlar diye diğerlerinin kitapları kül edilmişlerdir. 

Ancak şunu çok rahatlıkla iddia edebiliriz: Diğer Arap peygamberlerinin kitapları günümüze ulaşmış olsaydı, daha sonra Kur'an'a da yansıyacak olan ve bir prototipini Kus b. Saide'nin söylevinde, Tevrat ve Inciller'de ve Arap gelenekleri ve kavrayışında bulduğumuz çerçevenin çok dışında bir şeyle karşılaşmayacaktık.

Esasen inanç alanlannın, hele ki ucunda cennet ve cehennem olup insanlığın ilkel döneminin ürünü olan inanç alanlannın, bilimsel ölçütler açısından birbirlerine oranla doğrulanması olanaksızdır. Kur'an dışındaki diğer tek tanrıcı kitapların "tahrrif edildiğine" ilişkin Islamcı inanç ile Tevrat sonrası veya Inciller sonrası tek tanrıcı yeni kitapların "tanrı ürünü olmadığı" şeklindeki Yahudi ve Hıristiyan yargıların değeri, sadece kendi inananları açısından geçerli olup bilimsel ölçüye vurulamazlar; hepsinin ortak paydası, "öbür dünya" ve diğer "önkoşullanmalarca bilinçleri teslim alınmış insanların" anlam dünyalarını karşılamaktan ibarettir...

Bilinci doğaüstü düşsel imgelerce teslim alınmış kişi, eğer duyarlı ve gerçeküstü sorunlarla fazla iç içe yaşıyorsa, bir müddet sonra kendini manevi rütbeler almış birisi olarak görmesi neredeyse kaçınılmaz sonuçtur. Nitekim halen aramızda dolaşan pek çok şeyhin durumu da budur; ancak bunlann düş dünyasının ufkunu belirleyen koşullar çok daha sınırlı olduğundan kendilerine daha sınırlı payeler biçiyorlar.

İşte böylesi bir ruhsal yapı içinde Muhammed nihayet bir gün Allah'ın ona ilk sureyi yolladığı sanısına kapıldı. Oysa yollandığını sandığı ayetler, sonrakiler gibi önceki süreçte edindiği dinsel birikim ve bunun üzerinde üreyip gelişen kendi düşüncelerinden başka bir şey değildi. Eğer ki peygamberlik düşleri içinde olmasaydı, kuşkusuz üreyen düşüncelerini diğer düşünürler gibi ifade edecek ve bu durumda öz ve yönelimi de farkli biçimlenecekti. Ancak O, peygamber olduğu yanılsaması içindeydi ve düşünceleri de böylesi bir yanılsamanın gizemli ortamında oluşuyordu.

Nitekim birinci sureyi ürettiği düşünde, meleğin kendisine göründüğünü ve ona "Oku"masını söylediğini duyar. "Okuma bilmediği" yanıtı karşısında meleğin "O'nu tutup baştan aşağı sıktığı" duygusuna kapılır. Durum bir kez daha tekrarlanır. Nihayet üçüncüde meleğin ona, "Yaratan Rabbinin ismiyle oku. O insanı kandan yarattı. Oku, o çok kerim olan Rabbin hakkı için ki, O kalemle öğretti, insana bilmediğini bildirdi" şeklindeki Alak suresinin ilk ayetlerini söylediği inancıyla dağdan evine döner. 

Burada belirtmeden geçemeyeceğimiz gerçekten de ilginç bir durum var: Düşünün ki ilk ayeti "oku" olan bir tanrının en büyük peygamberi okuma yazma bilmemektedir; daha önemlisi ilk ayeti "oku" olan bir tanrının bu peygamberi daha sonra da okuma yazma bilmeyecektir (biz Şeriatçı aktarıcılann yalancısıyız!). Bir şeye "ol" demesiyle o şeyin "göz açıp kapayana oluverdiği" iddiasındaki bir tanrı açısından, ilk ayetlerinde, "O kalemle öğretti"(?), "insana bilmediğini bildirdi"(?) deyip, "okuma bilmeyen" peygamberini (nedense?) "tutup baştan aşağı" sıktırmasına rağmen bu Peygamber okuma yazmayı öğrenemeyecektir... Sure böylesi sorunlyken, bu ayetin, "Kur'an' ın bilimi teşvik ettiğinin en güzel kanıtı" olduğunu öne süren, (keza Kur'an' ı bilimsel verilere uydurmak için, "O insanı kandan yarattı" diyen Alak- 2'yi, "O insanı aşılanmış yumurtadan yarattı" diye "çeviren" Diyanet, gerçekte bir Kur'an' ı revizyon merkezi olarak çalışmaktadır.

Konumuza geri dönersek; Muhammed, düşleri ve metafizik bilinciyle belirlenen düşünce dünyasındaki bu ilk nitelik sıçramanın etkisiyle, "korku ve kaygılarla" dolu bir halde "beni örtün, beni örtün" diyerek derin bir uykuya dalar. Gerçekte surenin asıl biçimlenmesi ve meleğin acı çektirerek sıkması şeklindeki düşün mağarada mı yoksa son uykuda mı biçimlendiği ayrıntısı burada önemli değil.

Muhammed'i peygamberliğe güdüleyen çevresel koşullar da o kadar uygundur ki, bu öğeleri kendini peygamber sanması öncesinde olduğu gibi peygamber sanmaya başlamasından sonra da görürüz. Örneğin daha peygamber olduğunu ifade edecek özgüveni kendinde bulamadan, yukarıdaki düşün etkisiyle, "bana ne oluyor bilmem" diye karısına yakındığında, karısı ona hemen; "müjdeler olsun, sebat et, canımı yed-i kudretinde tutan Allah'a yemin ederim ki sen şu ümmetin peygamberi olacaksın" diyebilmektedir. Yani bırakalım Muhammed'in zaten peygamberliğe güdülenmiş olan bilincini ve bir peygamber geleceği şeklindeki kitle beklentisini, (ki bu, bunalım anlarında "kurtancı" bekleme şeklinde genel bir halk tepkisidir) daha Muhammed 'in açıklayamadığı, bilemediği duruma Hatice şıp diye tanı koymaktadır: "Sen peygamber olacaksın!"

Bu durumda Allah'ın Muhammed'den önce Hatice'yi haberdar ettiği gibi bir diğer ilginçlik çıkıyor karşımıza. Tabii bunlar dinsel mantığın kendi tutarsızlıkları. Yine Hatice gibi amcası Varaka da, Hatice'nin anlatımlan üzerine, "Ona Hz. Musa 'ya gelen Namus-u Ekber, büyük melek gelmiştir" diyerek Allah 'la peygamberi arasında geçtiği söylenen gizli olaya kesin tanı koymaktan geri kalmaz. Özetle Muhammed'in kendisince konulamayan (veya ilan edilecek özgüven duyulamayan) tanı, yakın çevresince konulmaktadır.

Ve bunları bize "kanıt" diye ortaya sürenler kendilerine olsun sorma gereği duymazlar: "İyi ama bu insanlann açıklaması Allah' ın davranış biçimine nasıl yanıt oluşturabilir?" diye... Ancak böyle soruların mantıki yanıtı onlar için değer taşımaz; Onlar için önemli olan okuyucu / dinleyici üzerinde coşkulu bir anlatımla koşullandıncı etkiler kurmak, onu gerçeklikten koparıp bu gerçek dışı dünyaya sürüklemek olduğuna göre işlevlerini en iyi biçimde yerine getirdiklerini kabullenmek zorundayız.

Hatice, Varaka'nın anlattıklanndan da cesaretlenmiş olarak eve dönüp Muhammed'i cesaretlendirir. Bu yakın atmosferin özel cesaretlendirmesi olmasaydı Muhammed ikinci adımı atabilecek miydi, tartışma götürür. Bu gelişmeler üzerine Muhammed, düşler dünyası örtülerin altında yarı uykulu ve rüyada şu ayetlerin "indiğini" söyler:
"Ey bürünmüş yatan, kalk, insanlara tuttukları yolun kötü olduğunu haber ver. Rabbini ulu tanı ve yüce tut. Dünya kir ve pasından üstünü başını temizle, putları terk et! (Müddessir-I-5)"(11). İşte bu ayetlerle birlikte takip eden 23 yıllık süreçte Kur' an ayetleri parça parça oluşmaya başlayacak ve Muhammed'in peygamberliği de böylece  başlamış olacaktır.

Burada bir diğer ilginçlikle karşılaşıyoruz. Kaynaklann tümü Muhammed'i daha 12 yaşından beri puta tapınmayı reddetmiş bir insan olarak gösterirken, Müddessir- 1-5'te, keza önceden aktardığımnız Şura-52'de önceki bilgiler yalanlanarak, "Putları terk et" denir. Şeriatçılar bu duruma ne diyeceklerdir acaba? Ek olarak Hatice'nin ve diğerle rinin "Allah" üzerine yemin etmeleri de var ki bütün bunlar, "cahiliyye"nin dinsel inan cına ilişkin olanlar da dahil, İslamcı resmi tarihin söylediği herşeyin, gerçekler ışığında yeniden sorgulanmasını zorunlu kılıyor.

Ayetlerin Muhammed' e "vahiy" yoluyla geldiği belirtilir. "Vahiy"in ne olduğu sorusuna Şeyh Muhammed Abduh'un getirdigi açıklama şöyle : "Vahiy şahsın nefsinde duyduğu, vasıtalı ve vasıtasız bir şekilde Allah'tan geldiği kesin olan bir bilgidir." (Bkz. Tabbara, a.g.e., s.36).

Bu tanımıyla vahiyi başlangıcında ilhamdan (esin) ayırmak olanaksız olduğu gibi, onun kesin olarak Allah'tan gelmesi iddiası da, hiçbir bilimsel değer taşımayan, tamamen onu duyan insanın öznel yargısına ilişkin bir boş söz değil mi? ..

***

Görüldüğü gibi kavramın kendisi muğlak ve kanıtlanabilirlikten uzak bir içeriğe sahiptir. Nitekim onun geliş biçimlerinde de bu durum net olarak sırıtır. Rüyada görür, içinden duyar, düşüncesini Allah'ın biçimlendirdiğine inanır; dolayısıyla bilinçaltı dışavurumlarını, yanı sıra bilinçli düşünce üretimini de Allah' ın biçimlendirdiğine inanır, "Allah'ın hikmeti" olarak düşünür, buna inanır veya kendini inandırır. Burda işin püf noktası kendinin Allah'ın temsilcisi olduğuna ilişkin inançtır. Bu inanç olduktan sonra düşünce ürünlerini ilahi saymak oldukça "mantıki"dir.

Ek olarak rüyanın da, ruhun uykulu halde iken devam eden yaşamı olarak algılandığı bir ortamda, yine aynı sanı çerçevesinde rüyaların da, ruhun Allah tarafıından yönlendirilmesi olarak düşünülmesi çok doğaldır.
Ancak tüm bu rüya ve düşünme eylemlerinde görülen, düşlenen, varılan yargılann tanrıdan geldiği sanısının, bilinci dünyevileşmiş bir insanda oluşmayacağı da ortadadır. Durumu daha da sağlıklı sorgulamamızı sağlayacak olan ilginç bir örnek olarak "zilli vahiy"den Muhammed şöyle söz eder: "Vahiy bazen bana zil sesi gibi gelir, bana göre en zor şekli budur. Bu hal bende zail olunca ne vahyedilmişse onu hıfzetmiş olurum."

"Zilli Vahiy" dolayısıyla belirtelim: Muhammed'inı epilepsi (sara) hastası olduğuna ilişkin iddialar vardır. Meleğin onu tutup sıkması iddiası, korku ve kaygılarla, "beni örtün" seslenişleri hastalığın nöbet dönemlerine uygun belirtiler oluşturmaktadır; bu bir yarıa, nöbetler öncesi aura denen dönemde hastanınn ses ve koku duyması ve görüntüler durumu "zilli vahiy" açısından, keza Cebrail'iin görünmesi, Allah katına gidip oraları görme iddiaları açısından diğer bir açıklama biçimi olarak dikkate alınmalıdır. Durumu bir hakaret ve aşağılama olarak algılayacaklara veya öyle göstermeye çalışacaklara karşı hemen belirtelim ki, epilepsi, Muhammed'in zeka düzeyine ve düşünür yanına en küçük anlamda halel getiren bir durum değildir. Sorun her halükarda o günün algılama biçimiyle ilgilidir.

Ş. M. Abduh, vahiyi ilhamdan ayırmak için ilhamın "şuur dışı ve nereden geldiği belirsiz" olduğunu söyler. Yani "vahiy bilinçli ve nereden geldiği belli olmak anlamında ilhamdan ayrıdır" demeye getirir. Oysa bu yaklaşımla itiraf edilir ki, vahiy insanın bilinçli, yani çevresini ve kendisini anlamasını sağlayan algısal ve düşünsel eylemidir, dolayısıyla tanrısal değil, insansaldır. Çünkü bu süreçte tanrılara yer yoktur. "Ruh" diye ayrı bir varlığın olmadığı, her şeyin yüksek düzeyde organlaşmış maddi bir varlık olan beynimizde başlayıp beynimizde bittiği, dolayısıyla insan düşüncelerinin, sezgilerinin, duygularının, karakterinin, heyecanlarının, iradesinin insanüstü güçlerce değil, insansal süreçlerce belirlendiği bilimsel gerçeği ışığında, "tanrıdan gelen vahiy" düşüncesi, tipik bir 7 . yüzyıl insanının yargısıdır.

Muhammed'in sorunu da işte bu noktada, bugün ulaşılan bilinç düzeyi ve bilimsel veriler açısından cehalet ifadesi olabilecek, ancak o dönem için normal karşılanabilecek olan konumunca belirlenmektedir. Bundan dolayıdır ki O, bizzat kendisinin, içinde bulunduğu maddi bir süreçteki deney ve birikiminin ifadesi olan düşünce ve bilinçaltının, rüyalarında dışa yansımaları ve uyanıkken yaptığı kurgularını "tanrısal" saymaktadır. "Vahiy" sanılan/denilen şeyin basit bilimsel anlamı bundan ibarettir; dolayısıyla tanrısal değil, tamamen insansal, bir farkla ki bilimsel düşünüş disiplininden yoksun bir insansal süreçtir. 

Esasen bir tanrıyı reddetmemesine rağmen İbn-i Sina da vahiye ilişkin İslami yaklaşımı yalanlamakta ve gerçekte Cebrail ile konuşma durumu olmadığını, vahiyin akılla sezmek olduğunu söylemekte, bunun da düşüncenin, felsefenin gücü olduğunu belirtmektedir. Ona göre peygamberlik de, Allah veya melekleriyle konuşmak değil,
başkalannın kavrayamayacağı denli güçlü bir sezgi ve algılama gücüne sahip kılınmış olmak demektir. (Bkz. O. Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, s. 257).

Yani bu bakış açısıyla bile hareket etsek, Muhammed'i, tanrı tarafından kendisine herkesten güçlü bir sezgi ve algı gücü verilmiş bir konumdan öteye götüremeyiz; dolayısıyla İslamcıların tanımlan çerçevesindeki "vahiy" iddiasına itibar etmemizi sağlayacak nedenlere ulaşamayız.

Özetle dua gücüyle, rüyayla, ilhamla başlayan düşünsel-duygusal üretkenlik süreci Muhammed'in bilinçli eylemiyle sistematize edilmekte ve "vahiy" diye sunulmaktır ki, bu da onun içinde yaşadığı ilkel koşullar ve bunun ürünü olan metafizik bilincin doğal sonucudur. 

Peki ama o güne kadar çok tanrıcı bir perspektif içinde yaşayan, daha ötesi Yahudiler, Hıristiyanlar ve Zerdüştleri de kapsamak üzere ciddi bir kültürel, dinsel çeşitliliği barındıran toplumun egemenleri ne oluyordu da bu yeni dine karşı tavır alıyorlardı?

İslamcı tarihlerin anlatımlarında bu sorunun yanıtı yoktur. Aksine hep yapageldikleri gibi klasik bir "zulüm", "cahiliye" edebiyatıyla durumu kurtarmaya yönelik abartıları tercih ederler. Oysa bu demagojinin perdesi kaldırıldığında, görüyoruz ki, bu "cahil" ve "zalim" toplum kendi içinde, farklıların farklı yaşama özgürlüğüne sahip olduğu, dinsel temelde insanlann birbirlerini öldürmediği, aksine bütün dinlerin birbirleriyle özgürce tartışıp dinsel tercihlerinde özgür iradeleriyle değişime gidebildiği bir kabileler demokrasisidir.

Peki ama kendi içinde dinsel farklılıklara hoşgörülü olan bu toplumun, bizzat kendi içinden çıkıp geleneklerinde köklü bir değişim getirmeyen yeni bir dine ağırlıkla tavır koyması ciddı bir çelişki olmuyor muydu? Öyle ya, bırakalım eski dinleri, kendi içlerinde çıkan Hanifler' e, keza kimi Araplann Yahudi veya Hıristiyan oluşuna bile hoşgörülü olanlar kendilerinin saygın bir üyesinin kendileri için getirdiği dine niye karşı çıksınlardı?

Buradaki püf noktası, Araplar'ın içinden çıkan, kendini "Arapların dini" olarak tanımlayan Islamiyet'in salt tek tanrıcılığı olumlamakla yetinmeyip, aynı zamanda diğer tanrıları kayıtsız şartsız reddeden, kendi dışındaki din inanırlarını "kafir" görerek tasfiyelerini öngören, dolayısıyla Arap kavmine diğer tanrılarından vazgeçmelerini dayatan totaliter bir karakterde olmasından kaynaklanıyordu.

Yani Muhammed, o güne kadar pek çok tanrıya inanan ve bu yüzden Yahudiler ve Hıristiyanlarda dahil pek çok farklı dine inananların birbiriyle çatışmadan, birbirini tasfiye etmeye girişmeden birlikte yaşama kültürü edinmiş bir topluluğa; "Allah nihayet size de bir din gönderdi, artık diğer tanrılara inanmanız caiz değildir, onlan atın ve tek tanrıya tapının, ben de onun yetkili temsilcisiyim" demeye getiren bir dayatmayla çıktığı için tepkiyle karşılaşıyordu. Farklı inanç- lara özgürlük tanımayan, önceden varolan düşünce özgürlüğünü yadsıyan, farklı düşüncelere sahipler diye önce onları cehennem denilen yerde yanmakla, güçlenmesine bağlı olarak da bu kez doğrudan can, mal ve farklı olma özgürlüklerini almakla tehdit eden, bizzat Peygamber'inin ifadesiyle, "ben insanlar kelime-i şehadet getirene kadar, yani Tanrı'nın birliğine inanana kadar onlarla harbetmeye Allah tarafından memur edildim (Ibn-i Mace)" diyen bir din ile karşı karşıya kalıyordu Araplar.

Demek ki karşımızda "zalim" putperest Araplarla "mazlum" Müslümanlar mizanseniyle kavranabilecek bir durum bulunmamaktadır (tıpkı "cahil" Araplar - "aydınlık" Muhammed ikileminin de, kavramların ve tarihsel gerçeklerin çarpıtılması olduğu gibi). Bilimsel, önyargısız bir tarih bilinciyle, süreci gerçekten de doğru kavramaya çalışmak gerekiyor. Olayın birinci boyutu bu. Ikinci boyutu ise, yine Islamiyet'in bu tekçi zihniyetinin ürünü olarak Kureyş egemenlerini kaygılandıran ekonomik çıkarlar sorunudur.

Bilindiği gibi Mekke, tüm çevre kabilelerin kutsal hac yeri ve tanrılannıtemsilen putlarını barndıran Kabe nedeniyle önemli bir siyasi ve ticari merkez durumundadır. Putları reddedip Kabe' yi bir tek Allah adına sahiplenecek yeni bir dinin Mekke'de egemen olması demek, diğer tanrılara inanan topluluklar nezdinde Mekke'nin bu konumunu, dolayısıyla ticari merkez olma niteliğini de yitirmesidir. Işte Muhammed'in salt kendini "hak" görüp diğerlerini "küfür" sayan dininin bizzat bu yapısından dolayıdır ki Mekke egemenleri, ekonomilerinin kurulu dengeleri adına, önceki hoşgörülerini terk ederek ona karşı tavır alıyorlardı.

"Kabe'nin bekçisi sıfatıyla hacıların nezir ve hediyelerinden faydalanan kendi kabilesinin ileri gelenleri, Muhammed'in pervasız hucumları karşısında mukaddes mabedin çökmesiyle uğrayacakları zararları görerek bunlan tazyik, takip ve sürgüne uğratıyorlardı. Fakat peygamberliğin altıncı yılında, Muhammed, kendisini yalnız köle ve dilencilerle değil... Mekke meclisinde sözü geçen zengin aile şefleriyle de çevrilmiş buldu." (Niyazi Berkes, Teokrasi ve Laiklik, s.214)

Tabii Kureyş egemenlerinin Müslümanlara aldığı tavır, iddiaların aksine yine de verili görece demokratik ortam nedeniyle radikal olmaz. Dinin kurucusu Muhammed, 10 yıl boyunca Mekke'de yaşamaya ve dinini burdan yaymaya devam edecektir. Bu işi salt amca Ebu Talib'in nufuzuna bağlayanlann nesnel bir tarih bilincine sahip olmadıklan açık.. Üstelik aleyhinde ayet düzenlenmiş olan Ebu Leheb'in, Kureyş'in başında olduğu dönem bile Muhammed'in tasfiyesine yönelmediği, "ona sorun çıkaran" yeğen muamelesi yaptıklan bilinen bir gerçektir. Özetle Mekke, geleneksel dinlerini tasfiye etmeye çalışmasına rağmen, siyasal geleneği ve ekonomik dengeleri çerçevesinde uzun dönem Muhammed'e merkezlik yapmaya devam etmiştir. İşkenceye uğrayanlar ise, özgürlüğe kavuşmak dileğiyle Müslüman olan köleler olmuştur ağırlıkla; yoksa ne Muhammed, ne Ebu Bekir, ne Ali, ne de diğer asiller sınıfından olan Müslümanlar, doğrudan hiçbir baskıyla karşılaşmamışlardır. Özetle İslamcılar, bu dönem tarihini bize çarpıtarak anlatmaktadırlar.

Bu gerçekler ışığında döneme ilişkin özlü bir belirleme yapılacak olursa bu; Arabistan 'daki görece demokratik ortama son verenler, bize "zalim" ve "cahil" diye tanıtılan çok tanrıcı Araplar değil, aksine düşünsel sistematiği nedeniyle bizzat Islamiyet olmuştur.

Nitekim bunun en somut örneği öncelikle Medine'de yaşanmıştır. Yahudi nüfusun tek tanrıcı kültürünün ideolojik hegomonyası sayesinde kendiliğinden Müslüman olan Medine'deki Arapların daveti üzerine oraya göç eden Muhammed, belli bir güce ulaşmasının hemen sonrasında, Yahudileri (hem de onlarla imzaladığı sözleşmeye rağmen) sürgün, ölüm, köleleştirme ve mallarına el koyma yoluyla yok ederek Medine demokrasisini fiilen tasfiye etmiştir. 

Mekke'nin ele geçirilmesi sonrasında da aynı durum yinelenir; ilk iş olarak tüm putları kırdırır ve herkesi, evindeki putları teslim etmeye zorunlu kılar. Basit bir put kırıcılığı, "cehaletin tasfiyesi" olarak gösterilmeye çalışılan bu olay, gerçekte Mekke'de artık bir başka inanç biçimine kesinlikle izin verilmeyeceği, Mekkelilerin ya islamlaşma ya da ölüm seçenekleriyle karşı karşıya bırakılması demekti.

Nitekim Müslüman olmayı kabul edenlerin canı bağışlanırken, kabul etmeyenlerin ise fiziki tasfiyesine gidilecektir. Bu nedenle öldürülenler arasında Muhammed' i hicvetmiş iki şarkıcı kadın da vardır. Bu ilk tasfiyenin hemen ardından da Arap kavmi içinde ikinci bir din bırakmamacasına diğer tüm kabilelerin kılıç zoruyla dize getirilmesine yönelinecektir.

630'da, "Hac merasimi bittikten sonra, Resul'ün damadı Ali, Mina 'da Onun namına, Kur'an' ın dokuzuncu suresinin başında bulunan emr-i llahi'yi okudu. Allahın bu emirleri hükmüne göre Peygamber kat'i olarak puta tapmayı yasaklıyordu. Bundan sonra artık hiçbir müşrik bu kutsal yerde Hac edemeyecektir. Peygamber'in kafirlerle aktetmiş olduğu anlaşmalar, onlar bu anlaşmalara harfiyen uydukları takdirde kararlaştırılmış olan müddetin bitimine kadar geçerli kalacaktır. Ellerinde böyle bir mukavele bulunmayanlar ise, ya İslamiyet' e girecekler veya ortadan kalkmalannı gerektirecek bir harbi göze alacaklardır. Haram aylar geçene kadar müşrikler rahatsız edilmeden vatanlarına dönebileceklerdir; bu süre geçtikten sonra, kendilerine nerede raslanırsa saldırılacaktır." (C. Brockelman, İslam Ulusları ve Devletleri Tarihi, s.27)

Esasen Medine döneminde Mekkelilerle gerçekleşen savaşlara ilişkin de ciddi bir ön yargı var ki tarih bilimi adına düzeltilmelidir:

"Bilindiği gibi Mekke o çağlarda, Şam, Basra gibi Doğu Akdeniz'e ulaşan "Ipek Yolu" ile sıkı bağlantıları bulunan, son derece zengin ve müreffeh bir şehirdi. Mekke aristokrasisinin ticaretle meşgul olduğu ve bu sayede büyük servet ve zenginlikler topladığı, fazla izaha lüzum olmayan bir gerçektir. Mekke'nin iktisadi hayatı bakımından sanki kalbe giden damarlar mesafesinde olan bu önemli yolu Şam istikametine açan yoldur. Bu yol Doğu Akdeniz'de, büyük Asya ticaret yolu ile birleşmekte ve böylece yol şebekesi dolaylı da olsa Mekke'ye kadar uzanmakta idi. Hatta Islam tarihinde Bedir, Uhud, Hendek gibi büyük harplerin çıkmasında sözkonusu yolun Medine Şehir Devleti'nin kontrolü altına geçmesinin büyük tesirleri olmuştur." (Z. Kitapçı, Yeni Iıslam Tarihi ve Türkistan, s. 226)

Muhammed; Medine'nin, Mekke'nin ticaret yolunu kesen bu coğrafi avantajını, ekonomik durumları kötüleşmiş olan Müslümanlardan yana kullanmakta gecikmeyecekti. Ilk elden Batn-ı Nahle vadisinden geçmekte olan zengin Mekke kervanını vurdurarak çok miktarda ganimet ele geçirir. Ancak bu yağma eylemi, o dönemin yerleşik hukuku çerçevesinde Medine'de bile öyle büyük bir tepki yaratır ki, Muhammed onun, "verdiği talimatın yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını" söyler; ama ganimetler yine de geri verilmez. Ardından bu talan eyleminin dinen meşru gösterilebilmesi için, "sulh aylarında da kafirlere karşı harbin caiz olduğunu ve ganimetlerin paylaşılabileceğini" içeren ayetler düzenlenir.

Bedir zaferi denilen savaş da işte böyle bir kervan yağmalama yönelimi sonucunda gerçekleşir. Ebu Süfyan yönetimindeki Mekke ticaret kervanını pusuya düşürmeye çalışan Müslümanlara karşı, Ebu Cehil komutasındaki yardım koluna karşı Bedir kuyusu başında gerçekleşen savaş, Müslümanların galibiyetiyle sonuçlanır. Bedir'de elde edilen galibiyet, Muhammed'in özgüvenini arttıran, ve hemen ardından Medine 'deki putperestlerin Islam' a girmek zorunda bırakılmalarını, keza Kaynuka Yahudilerinin mallanna el konulup sürülmesini getiren bir gelişme olur.

Mekkeliler can damarları olan ticareti sürdürmek zorundayken, Muhammed de onlann bu damarlarını kesmek kararlılığındadır. Yani dosdoğru konuşmak gerekirse bu koşullarda Mekkeliler tamamen meşru bir durumdadırlar; ancak Müslüman olmayı kabul etmemek gibi bi büyük bir "suçları" vardı,  ki bu, Muhammed nezdindeki meşruiyetlerini ortadan kaldırıyordu! Dolayısıyla yağmalanmaları meşruydu; çünkü kafirlerin yağmalanması ve onlara karşı savaş "Allah tarafından" Müslümanlara zorunlu kılınmıştı!..

"Hoşunuza gitmediği halde.savaşmak size farz kılındı... (Bakara-2l6)" deniliyordu Kur' an 'da. "Fitne ortadan kalkıp din yalnızca Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın (Bakara-193)"; "... Eğer yüz çevirirlerse onlan yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin (Nisa-89)"; "...Hak dini kendilerine din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyunlannı büküp) elleriyle cizye (haraç) verinceye kadar savaşın (Tevbe-29)" diye devam ediliyordu. (Bkz. Kuran Ayetleri)

Böyle olduğu içindir ki Mekkeliler, ister ticaret yollarını açık tutmak için olsun, isterse kendilerini yok etmeye yönelen bu yeni dini etkisiz kılmak için olsun savaşmak zorundaydılar. Uhud'da savaş bu temelde başladı, bu kez Mekkeliler kazandı; ancak dağılan Müslüman ordusunun ardından Medine üzerine yürüyüp, zaferlerini sonucuna vardırmak yerine geri çekildiler. Ve ilginçtir Muhammed, Uhud'taki yenilginin acısını bu kez de Beni Nadir Yahudilerinden çıkardı. Mülklerine el koyarak onlan Medine 'den sürdü. Uhud'daki zaferlerini sonuna vardırmamaktaki hatalanın düzeltmek için 627'de Medine önlerine gelen Mekkelilere karşı Muhammed, şehrin açık olan tarafında hendek kazdırarak karşı tarafı etkisiz kılan bir savunma örgütledi. Şehrin öteki ucundaki son Yahudi kabilesi Kureyzalılar da Mekkelilere kapı açmayınca, Ebu Süfyan komutasındaki ordu sıcağa daha çok dayanamayarak geri çekildi. Muhammed, Hendek savaşının böyle sonuçlanmasının ardından, Mekkelilerin şehre girmelerine izin vermemiş olmalarına rağmen, salt onlarla görüşme yaptıkları gerekçesiyle Kureyzalıların 700 erkeğini katlederken kadın ve çocuklarına da köle olarak el koydu. (Bkz. Islamiyet Ve Şiddet)

İşte böyle bir süreç sonucunda Islamiyet, diğer Araplara karşı etkin bir konuma yükselirken, Medine'de de, tüm ekonomik birikimlere sahip tek güç haline geldi. Muhammed artık Mekke'yi isterken Mekkeliler ise barış istiyorlardı. Hac zamanı Müslümanların Kabe ziyaretinin engellenmemesi karşılığında Hudeybiye barışı imzalandı. Artık gelinen noktada Islam yükselen, putperestlik ise çözülen bir ideoloji haline gelmişti.

İnsanlığın o bilinç düzeyinde cenneti ve cehennemiyle daha etkin bir ideoloji olan, artık bozulan eski dengeler sonrasında Arap kavminin çıkarlarıyla da daha çok örtüşen, onları içine kapalı bir kabileler demokrasisinden çıkarıp merkezi ve militarist bir devlet haline dönüştürerek diğer kavimlerin ekonomik birikimlerine el koymaya muktedir bir kavim haline getirecek olan ve üstelik aristokrat, köleci, tüccar egemen sınıfların çıkarlarını en küçük anlamda zedelemediği gibi aksine onları tanrı nezdinde meşru kılan bir ideoloji olduğu iyiden iyiye belirginleşmiş olan Islamiyet'in, Mekke eşrafında da hızla yayılması dönemi başlar. Halid b. Velid, Amr b. As gibi büyük komutanlar, ardından amcası Abbas ve Ebu Süfyan gibi ileri gelen Araplar da Müslüman olurlar. Bu avantajlarla Muhammed, 630'da, zaten çözülmekte olan Mekke'yi ele geçirir.

Bundan böyle tarih artık farklı yazılacaktır; Islamiyet, Arap dinamizmini, kendi militarist bayrağının altında merkezileştirerek dünya tarih arenasına sürüyordu. Bu dinamizm, geniş talan olanakları ve tanrısal üstünlük misyonuyla, bölgenin çözülmekte olan iki merkezî gücü olan Iranlılar ve Bizanslılar başta olmak üzere Kıptiler, Kürtler, Türkler, vb. hızla diğer halklar üzerine salınacak; tüm bölgenin işgali, talanı, ilhakı ve tabii giderek Müslümanlaştırılması ve görece Araplaştırılmasına yöneltilecektir.

Kaynak: Erdoğan Aydın, Islamiyet Gerçeği I, Kaynak Yayınları

| Kur'an nasıl hazırlandı | Kuran'ın biçimsel ve içerik özellikleri | Kuran'ın Hazırlanmasındaki Etkenler | Kuran'daki Çelişkiler | 19 Mucizesinin Çürütülmesi | Islamiyet Gerçekleri |