Islamiyet Gercekleri Sayfasina Gider | Tarihten Bir Yaprak: Osmanli Zamaninda Bir Domuz Hikayesi | Kol kalınlığında dört lüle | Domuz ve Tıp Dünyası 

Domuz etinin zararı yok ki;

DOMUZ ETİ YİYEN ÜLKELERDE İNSANLAR DAHA AZ ÖMÜRLÜ DEĞİLLER

Bu makalenin anafikri, domuz eti yemenin omru uzatacagi degildir. Bu makalenin anafikri, hijyenik ortamda üretilmis domuz etinin, hijyenik ortamda üretilmis koyun, sigir, tavuk, hindi eti gibi zararli olmadigini, islamiyet dininde yok yere yasaklandigini ifade etmektir.

Avrupa'da ve Japonya'da domuz eti yiyenler insanlarin ortalama omru, domuz eti yemeyen musluman ve yahudilerden daha kisa degildir.

Islamiyette domuz eti yemeyi Muhammed, arkadaslari ile birlikte hazirladigi Kuran adli kitabinda yasaklamistir. Bunu da yahudilikten kopya etmistir. Muslumanlara niye bu yasagin oldugu soruldugunda "domuz eti zararli da ondan dolayi yasaklanmistir.." derler. Halbuki, asagida aciklandigi uzere, bu dogru degildir. Saglikli bir sekilde uretilen domuz eti, saglikli bir sekilde uretilen dana ya da koyun etinden farkli degildir.

Bu nedenle muslumanlara konulan bu yasagin bilimsel bir temeli yoktur. Bugun yetersiz beslenme problemi  olan bazı musluman ulkelerde domuz eti yense belki de bu durumda olmazlardi!..

Islam ükelerinde domuz eti yemez insanlar.. Kuran'da Nahl(16) Suresinin 115.nci Ayeti ile, zorunlu haller disinda domuz eti yenmesi yasaklanmistir:

16/Nahl/115: "Allah, size ancak les, kan, domuz etini, Allah'tan baskasi icin kesileni haram kilmistir. Kim istemeyerek ve sınırı asmayarak yemek zorunda kalirsa, bilsin ki Allah, Gafur ve Rahim'dir."

Domuz eti yenmesi, Musevilik'te de (Yahudilik) yasaklanmistir. Belli ki, Muhammed, Kuran'i hazirlarken bu adeti, tipki erkeklerin sunnet edilmesi gibi aynen Yahudi'lerden almistir.

Islam dininin en buyuk hatasi, zamanla kendisini yenilememesidir. Muhammed'in Kuran'i yaklasik olarak 1400 yasindadir. 1400 yildan beri, bilim-teknik, sosyoloji ve hukuk alanlarinda sayisiz gelismeler oldu, ancak, Kuran'in hicbir ayeti degismedi. Eger, Kuran ayetleri caga ayak uyduramiyorsa, Islamiyet ve Islamiyet'e inanan toplumlar geri kalmaya mahkumdur. Bu satirlari okuyanlardan bazilari diyecekler ki, "Iyi ama, Kuran'i Allah gonderdi.. Allah'in degistirmesi lazim.."

Kuran'i Allah'in -varsa eger- gonderdigine inananlara o zaman sunu sormak lazim: "Peki, Allah nasil olur da 1400 yillik eskimis bir kitabi yenilemez, ve de caga uygun hale getirrmez? Bu, O'na atfedilen Yüce'lige yakisir mi?"

Kuran'i Allah'in -varsa eger- degil de Muhammed'in hazirladigina inananlar icin ise, durum acik-secik bellidir. Bu kitap eskimistir ve yeniden yazilmasi gerekir.

Gelelim asil konumuza.. Kuran'da domuz eti yemek neden yasaktir?

Bunun cevabi Kuran'da yoktur. Ama, bir Islam ulkesinde yasayanlara soylenir ki, "Islamiyette domuz eti yemek yasaktir, cunku, domuz pis bir hayvandir. Hastalik tasir.. Bu yuzden, Kuran'da yasaklanmistir."

Ama, gercek bu mu, Kuran'in ortaya cikisindan 1400 yil sonra?

Suphesiz ki, saglik için temizlik son derece onemlidir. Temiz olmayan bir toplumda her turlu hastalik ihtimali artar. Et veya sebze, hangi tip gida maddesi olursa olsun, temiz ortamda yetistirilmeli, temiz ortamda hazirlanmali ve temiz ortamda yenmelidir ki, bedene hastalik bulastirici mikrop ve maddeler giremesin.

Aksi halde, domuz da hastalik yayar, koyun da, kuzu da, dana da, tavuk da, hindi de, balik da..

Ama, temiz toplumlarda, koyun da yenir, kuzu da, dana da, balik da, hindi de, domuz da..

Kaldi ki, domuz besiciligi karli bir istir. Domuz, bir yilda 15-20 yavru dogurur bir senede. Bir domuz, kesilme zamanina bir seneden kisa surede gelir.Kesilme zamaninda 150 kilo tartar. Bu rakkamlari, koyun, dana ile mukayese ederseniz, domuzun, dana ve koyuna gore, et veriminin 15-20 misli daha fazla oldugu gorulur.

Et uretimi artinca ne olur? Et fiyatlari duser. Genel olarak et fiyatlari dusunce, halk daha fazla et yiyebilir. Bugun, et fiyatlarinin yuksekligi karsisinda yeterince et alamayan kisiler, domuzun pazara girmesi ile, daha ucuza daha cok et alabilirler. Hayvansal protein almak, sagilikli beslenmenin ilk sartlarindandir. Bu sart da yerine gelmis olur.

Domuz eti yiyen toplumlara bir goz atalim. ABD ve Avrupa'nin onde gelen gelismis ulkelerinde, domuz eti bol miktarda, salam, sucuk, sosis, lop et olarak tuketilir. Ve, bu ulkelerin insanlari, daha gelismis daha yapili vucuda sahiptirler, daha uzun boyludurlar. Sporun her sahasinda daha basarili olurlar, cunku daha saglam bir vucuda sahiptirler. Beyinleri de daha iyi calisir, bilim-teknik, ekonomi alaninda daha ileridedirler. Ulkeleri daha gelismis, daha temizdir. Yollar, evler, arabalar, evlerindeki esyalar, hersey.. Daha gelismis ve daha moderndir. (Bunlar, akilli olduklarini gosteriyor). Cunku, bu insanlar, cocukluklarindan beri "yeterli hayvansal protein ve et" tuketiyorlar. Bu da et verimi yuksek domuz sayesinde oluyor.

Bu arada, dikkat edilecek bir nokta daha var.. Tüm bunlarin bir neticesi olarak, bu insanlar, daha uzun ömürlü oluyorlar. Domuz eti yemeyen Islam ulkelerindeki insanlara gore cok daha fazla yasiyorlar. Demek ki, daha sagliklilar. Demek ki, yedikleri domuz etinin bir zarari yok.. Bilakis, faydasi bile olabiliyor..

Nitekim, domuz eti yiyen gelismis ulkelerdeki ortalama yasam suresi ile, domuz eti yemeyen Islam ulkelerindeki ortalama yasam suresinin kiyaslanmasi, en uzun omurden, en kisa more gore siralanmis olarak, asagidaki tabloda goruluyor:
 
 

Birlesmis Milletler Istatistik Burosu Verileri
1995-2000 Yillari Arasinda Ortalama Insan Omru
Ulke Adi
Erkek
Kadin
Fransa
74.6
82.9
Japonya
76.9
82.9
Kanada
76.1
81.8
Isvicre
75.3
81.8
Ispanya
74.0
81.5
Italya
75.1
81.4
Avustralya
75.4
81.2
Belçika
73.9
80.6
Yunanistan
75.5
80.6
Hollanda
75.0
80.6
Norveç
74.8
80.6
Avusturya
73.7
80.1
Finlandiya
73.0
80.1
ABD
73.4
80.1
Almanya
73.4
79.9
Ingiltere
74.5
79.8
Irlanda
74.0
79.4
Portekiz
71.8
78.9
Danimarka
73.0
78.0
Suudi Arabistan (Islam)
69.9
73.4
Oman (Islam)
68.9
73.3
Urdun (Islam)
67.7
71.8
Turkiye (Islam)
66.5
71.7
Tunus (Islam)
68.4
70.7
Cezayir (Islam)
67.5
70.3
Iran (Islam)
68.5
70.0
Fas (Islam)
64.8
68.5
Libya (Islam)
63.9
67.5
Misir (Islam)
64.7
67.0
Pakistan (Islam)
62.9
65.1
Irak (Islam)
60.9
63.9
Yemen (Islam)
57.4
58.4
Benglades (Islam)
58.1
58.2
Afganistan (Islam)
45.0
46.0

Goruluyor ki, domuz eti yenmeyen Islam ulkeleri, en kisa more sahip insanlarin ulkeleri olark, tablonun en altinda kümelenmis. Zararli oldugu sanilan domuz etini yiyen ulkelerin insanlari ise, en uzun yasayan insanlar!..

Netice olarak, "Domuz eti yememe" yasaginin, günümüzde bir hükmünün kalmamasi gerekir. Yasaklarla dolu bir din olan Islamiyet'in bu yasaginin günümüzde hakli gerekçesi kalmamistir. Herkes,  kendi caninin istedigini, ozgurce tercih edebilmelidir. "Din yasaklamis" diyerek, bilimsel gecerligi olmayan kisitlamalarin esiri olmamak lazimdir.

Bu arada domuz etini guya sagliga zararli diye haram eden Kuran'da, günümüz tip dunyasinca zararli oldugu kesin anlasilan ve medeni ülkelerde kullanimi yasaklanan tütün (sigara) ve uyusturucu otlarin haram edilmemis olmasi da dikkat cekici bir durumdur.

"Degismeyen tek sey, degisimdir."



Tıp dünyasındaki araştırmalar, insanlara organ ve doku nakli konusunda, en uygun hayvanın "domuz" olduğunu gösteriyor. Domuz kalbinden alınan kapakçıkların başarı ile insan kalbinde kullanılması yakın geçmişte başarı ile gerçekleştirilmişti. Şimdi de, domuz beyninden alınan hücrelerin, felçli insanlara nakli ile tedavi edilmeleri gerçekleşiyor.

Domuz beyniyle kurtuldu
Hürriyet, 05.10.1999

ABD'de, yeni geliştirilen bir teknikle domuz beyninden alınan hücreler beynine nakledilen felçli bir kadın, mucizevi bir şekilde sağlığına kavuştu.

Beş yıl önce geçirdiği felç yüzünden konuşma yeteneğini kaybeden ve sol tarafı tutulduğundan ayaklıkla yürüyebilen 39 yaşındaki Maribeth Cook, operasyondan bir ay sonra ayaklığı attı ve telefon operaratörü olarak iş buldu. ‘Sağlığımı, (Babe) filmindeki gibi bir domuza borçluyum. Bu kadar çabuk iyileşmem bir mucize. Ameliyattan bir gün sonra, 1994 yılında hasta olduğumdan bu yana ilk defa sol ayağımla tam olarak yere basabildim. Her gün biraz daha iiyileşiyorum. Sol kolumu kaldırabiliyorum. Duşta yeniden soğuk suyla sıcak suyu birbirinden ayırdedebiliyorum. Konuşmam düzeliyor’ diyerek sevinç gözyaşları döken New York'lu genç kadın, domuz ceni hücreleri beynine nakledilen ilk felçli kadın olarak tıp tarihine geçti.

Maribeth Cook, fizyoterapi ve konuşma tedavileri sonuç vermeyince Boston Hastanesi doktoru Louis Caplan'dan operasyonu yapmasını istedi. 12 domuz ceninden milyonlarca hücre alan Dr.Louis Caplan, 30 cm'lik bir iğneyle hücreleri Maribeth'in beynine nakletti. Cenin beyni hücrelerinin, felçle zarar gören hücreleri onardığı ve beyinin etrafında bilgi taşıyan yollar oluşturduğu ortaya çıktı. Kullanılan domuz hücrelerinin, insandaki beyin hücrelerinin tam aynı olduğu anlaşıldı.

Tıpta devrim niteliği taşıyan nakil ameliyatı, Boston'daki Beth Israel Deaconess Hastanesi'nde yapıldı. http://arsiv.hurriyetim.com.tr/hur/turk/99/10/05/dunya/07dun.htm

 


Kopan parmağı domuz tozuyla büyüttüler
Sabah, 20.02.2007

Bilim adamları domuzdan elde edilen bir ilaç sayesinde kopan parmağı dört haftada uzattı.

Bilim adamları kopan parmağın yeniden 'yetişmesini' sağladı. ABD'nin Cincinnati eyaletinde hobi mağazasında çalışan Lee Spievack'ın parmağı 2005 ağustosunda geçirdiği bir kazada koptu. Hobi uçağının motoruna parmağını sıkıştıran ve orta parmağı tırnağının dibinden kopan Spievack, kopan parçayı da bulamadı. İmdadına tıpta yeni teknolojileri takip eden kardeşi Alan yetişti.
"DOMUZ TOZU" TERAPİSİ
Kendisi de eski bir Harvard Üniversitesi mezunu cerrah olan Alan Spievack, kardeşinin Acell isimli bir tıp şirketi tarafından geliştirilen "domuz tozuyla" tedavi edilmesini istedi. Domuzların sidik torbasından alınan özle tedavi edilen yara kısa sürede iyileşti. Tozu gün aşırı kullanan Lee Spievack'ın parmağı 4 haftada normal boyutuna geldi. AP haber ajansı bu başarılı hikayeyi dün duyurdu. Bilim adamları 2 yaşına kadar olan çocukların zedelenen parmaklarının yeniden uzadığını, ancak yaş ilerledikçe bunun imkânsızlaştığını belirtiyor. Bilim adamları kopan organlarını yeniden yetiştirebilen hayvanlar üzerinde çalışmalar yapıyor. http://www1.sabah.com.tr/gun132.html
 


Tarihten Bir Yaprak: Osmanli Zamaninda Bir Domuz Hikayesi

Okuyacaginiz olay gerçektir. 1755 yılında Istanbul'a görevli gelen Fransa Elçisi Baron François de Tott'un anılarından alınmıştır (Türkler, 18.y.yılda, Tercüman 1001 Temel Eser,No 89)

Çanakkale Boğazı, o devirde yeterince korunmuyordu. Boğazın hem Anadolu hem de Rumeli yakasındaki toplar güç ve sayı bakımından çok yetersizdi. Moldovancı Ali Paşa sadrazamdır.. Padişah ise Sultan Mustafa.. Fransa ile Osmanlı arasındaki yakın ilişki nedeniyle, Baron de Tott, askeri konularda osmanlı'ya yardım etmektedir. Çanakkale Boğazı'nın korunması için gerekli tedbirleri almak üzere görevlendirilir. Elçi Baron de  Tott, Çanakkale'ye gider ve Çanakkale Boğazı'nın yeni ve güçlü toplar ile donatılması gerektiğini tespit eder.  Gerisini kitabın 276.sayfasından itibaren okuyalım:

"...Belgrad anlaşması ile, son bulan Rus savaşından Osmanlıların eline geçen iki top bulmuştum. Fakat bunları yerlerine oturtmak ve onarmak gerekiyordu. Bu yeni iş için işçileri bizzat yetiştirme zorunluluğu yanında, o yıl ıstanbyul'dan 150.000 kişiyi yok eden vebanın o sıralarda en şiddetli dönemini yaşaması da ayrı bir zorluk yaratıyordu. İşçilerin sürekli olarak başında bulunma mecburiyetimden dolayı hastalıktan kendimi sakınmam için dökümhanelerin sağlam sağlam havasında kalmayı tercih ediyor ve yapılan işi yönetmek için sadece bastonumun ucundan yararlanıyordum.

Daima ihmal edilen veya nefret edilen işleri yapan Yahudiler, ıstanbul'da domuz kılının kullanıldığı bütün işlere sahiptiler. Top fırçası ihtiyacımı yeterince karşıladılar. Her zaman topluluk içinde çalışarak hiçbirşeyin gizli kalmamasına dikkat ediyordum. fakat bunların,  ters bir durum yaratacığını hiç tahmin etmemiştim. benim öğrencilerim olarak seçilen 50 Türk topçusuna vereceğim ilk derslere Padişah da katılacağını bildirdiler. Buna rağmen, küçük topçu kuvvetimin hazır olduğunu duyan sadrazam, Kağıthane'ye (okulumuz oradaydı) otağını diktirdi, ben de o zaman Padişah yerine vezirlerini kabul edeceğimi anladım. Sabahın erken saatinde, Hükümet'in ileri gelenlerini karşılamak üzere hazırlandım. Topçubaşı benden önce gelmişti. Karşılaştığımızda selamlaştık. Herhalde bana hazırladığı küçük ihaneti örtebilmek maksadıyla, nezaket gösterilerinde bulunuyordu.

Vezirlerin yürüyüş esnasındaki düzenine göre, bütün alt rütbeli vezirler Sadrazam'dan  sonra gelirlerdi. Önce Başdefterdar'ın  geldiğini görüncebirşeyler hazırlandığı hakkında bende bazı kuşkular uyandı. Endişeli bir tavırla, "Hazırladığınız toplar nerede?" diye sordu. "İşte, şurada gördüğünüz kalabalığın ortasında" dedim; nitekim yeni top atış yöntemlerini görmek maksadı ile binlerce kişi sabahtan beri Kağıthane'ye gelmişti. Başdefterdar'ın ilk incelemesi bana hazırlanan oyunu sezinlememe sebep oldu. Domuz kılından hazırlanmış fırçaları göstererek "Bunlar nedir?" diye sordu. Sorunun nereye varacağını anlamamış gibi davrandım. "Top fırçaları," dedim. "Onu ben de görüyorum, size sormak istediğim etrafındakilere ne olduğu," diye cevap verdi.

Baron:"Top fırçaları olduğunu söylemiştim."

Ba?defterdar: "Size sormak istediğimi yine anlamamış görünüyorsunuz. Herhalde, Müslümanın kim olduğunu unuttunuz, fakat meseleyi daha açık bir şekilde ortaya koymam gerekiyor. Bu fırçayı yapmak için kullandığınız malzeme nedir?"

Baron: "ne demek istediğinizi pek anlayamıyorum, fakat bunun malzemesinin kim olduğunu bilmek için gözlemleriniz yeterlidir sanırım."

Başdefterdar: "Elbette gayet iyi görüyorum. fakat, ne kılı olduğunu merak ediyorum."

Baron: "Mademki adlandırmamı istiyorsunuz, bu işe yarayan tek şey olan domuz kılından yapılmıştır."

Başdefterdar: "İşte bunları kullanmamıza engel olan sebep" (Burada bir saplama yapayım.. Kitabın önceki bölümlerinde, Osmanlı'nın top kullanımındaki yetersizliğinden söz ediliyor, ve de burada Başdefterdar, bir Osmanlı üst düzey yöneticisi, "domuz kılı"ndan yapılan top fırçalarını kullanmamak için topçulukta geri kalındığını bir bakıma itiraf ediyor!)

Baron: "Buna rağmen bu meseleyi çözmelisiniz ve eğer bunu kullanmanızı sağlamak için Şeyhülislam'ın  fetvası gerekiyorsa, bunu elde etmek için elimden geleni yaparım."

Etrafımızda bulunan halk o ana kadar sessizce homurdanırken birden "Allah bizi bundan korusun!" diye bağırmaya başladı. Başdefterdar bu haykırışlardan sararak,  kolumu tuttu ve "Çok rica ederim Şeyhülislam'ın adını anmayın," dedi. "Bunu parçalayıp yok edemez misiniz?"

fakat, bunca saçmalığa karşı iyice sinirlendiğimden bu isteğe aldırmadan sesimi yükselttim: "Bütün camileriniz domuz kılı ile dolu iken, bu fırçalar için neden bu kadar patırtı ediyorsunuz?"

Sebepsiz yere sarfetmediğim bu sözler halkın kaynaşmasını ve artık kanlı olayları bekleyen Defterdar'ın korkusunu son haddine çıkardı. Bağırtıları bir misline çıkmış olan kalabalığı karşıma alacak şekilde, bir top arabasının üstüne çıktıım ve herkesin susmasını istedim. Bu ani hareketimi beklemeyen halk, bir an için sustu. Geçici sukunetten yararlanarak bağırdım: "Aranızda badanacı var mı? varsa ortaya çıksın!"

O zaman bir ihtiyar sesini yükselterek "Ben badanacıyım, ne istiyorsunuz?" dedi.

Ben de cevap vererek, "Eğer iyi bir müslümansanız, soracağım sorulara doğru cevaplar vermenizi istiyorum," dedim. Dehşete kapılan Defterdar, bizim konuşmamız sırasında, biraz kendisini toplamıştı. Badanacıdan yararlanarak bu meselenin içinden sıyrılacağımı tahmin ettiğinden, ihtiyarı kolundan tutarak önüme getirdi ve sorularıma doğru cevap vermesini istedi.

Baron (Badanacıya): "Hiç cami boyadınız mı?"

Badanacı: "Pek çok, hem de en önemlilerini."

Baron: "Bu iş için hangi aletlerden yararlandınız?"

Badanacı: "Birçok boyalar kullandım."

Baron: "Unutmayın ki, bir müslümansınız ve doğru olmak zorundasınız. neden dolambaçlar yapıyorsunuz? Boya bir alet değildir, bir araçtır. Mutlaka bir fırça kullandınız, fırçalarınız neden yapılmıştı?"

Badanacı: "Beyaz kıldan yapılmıştı. Biz onları öyle satın alırız, imal etmeyiz."

Baron: "Buna rağmen, bu kılın hangi hayvana ait olduğunu biliyorsunuz. Söyleyin bana."

Defterdar (Badanacı'ya): "Evet, gerçeği söyle, bilmekte yarar ver."

Badanacı (defterdar'a sesini yükselterek): "Madem bu kadar istiyorsunuz, söyleyeceğim. Bütün fırçalarımız domuz kılındandır."

Baron (Badanacı'ya) : " Çok iyi, ama bu yetmez. Fıröçalarınız kullnadıktan sonra kıllarına ne oldu? Caminin boyanması bittikten sonra, elinizde ne kaldı?"

Badanacı: "Inanın ki, fırçaların sapından başka birşey kalmıyor. Kıl da duvarlara yapışıyor."

Baron: "Gördüğünüz gibi, domuz kılı, camilerinizin kutsallığını bozmadığına göre, düşmanlarınıza karşı kullanmanızda hiçbir sakınca yoktur."

halk hep bir ağızdan, "Allah'a şükür" diye bağırdı. Endişelerinden tamamen kurtulan defterdar sırtından ağır samur kürkü çıkarttı, yere attı ve büyük bir şevkle fırçalardan birini aldı ve "hayd, dostlarım bu yeni icattan müminlerin selameti ve şanı için yararlanalım,"diye haykırdı.
...."

Bugün bile hala domuzdan korkulmuyor mu? Domuz eti yeme korkusu devam etmiyor mu? Her akşam bile bir miktar alkollü içki tüketen "akşamcı" bile domuz etinden bir ürün önüne geldiğinde yiyebiliyor mu? Domuz yağı veya domuzdan herhangi bir ürün kullanılan herşey neredeyse korku salmıyor mu?

Yazık, ve gülünç..


"Kol kalınlığında ve dört lüle..."

Medyada ön plana çıkan dünyadaki güncel politik olaylar, insanların günlük yaşamlarını acaba ne kadar etkiliyor?

Bana sorarsanız havanın birden soğuması, yahut şiddetli bir yağmurun başlaması; Bush’un demeçlerinden de, Arafat’ın sıkışık durumundan da, Afganistan’daki sonu gelmeyen kanlı dram tefrikalarından da, çok dah fazla etkiliyor, kendi bireysel sorunları ve koşuşmaları içinde yaşayıp giden insancıkların günlük yaşamlarını.

***
Örneğin beklenip duran bir İstanbul depreminde; politik hırslardan değil de, Arz yuvarlağının bizzat kendisinden fışkıracak bir şiddet eyleminin, galiba en korkuncu yaşanacak...

4 bin yıllık tarihsel kentteki yapıların yüzde 75’i yıkılma tehdidi altında, Azrail tırpanının ise kaç bin cana uzanacağı kestirilemiyor bile. Böyle bir felaket, politikacıların yarattığı tayfunlardan çok daha fazla kezzaplayacak sıradan insanların yaşam serüvenlerini...

***
Acaba Türkiye, "Türk’e Türk’ten başka dost yok", "başka Türkiye yok", "iç düşmanlar - dış düşmanlar" türü politik hipnoz dopingleriyle, evrensellik kriterlerinden koparılmasa; "Türk’ün güneşleriyle dünya ufku ağardı, Türk olmasa tarihe yazılacak ne vardı" türü dizelerle, daha okullarda hamasi bir övünme bulutunun içinde yeryüzünün dışına çekilip çıkarılamasaydı...

Kendi gerçek tarihiyle yüz yüze gelebilecek, akılcı bir tutarlılığın evrensel objektifliğine doğru, duygusal koşullanmalardan arıtılsaydı...

Acımasız bir giyotinin inmesini bekler gibi, Türkiye’yi tümden değiştireceği anlaşılan İstanbul depremini, yine bugünkü karabasan benzeri korkularla mı beklerdik?

***
Türklerde tuhaf bir aksaklık olduğu, Osmanlı devşirmelerinin de dikkatini çekmiştir; eski Alman uzmanlarının da... Örneğin Osmanlı, "Etrak-ı biidrak" derdi; "Türkler algılamasızdır" anlamına..

Nef’i ise şöyle bir dize yazmıştı:

"Türk’e Hak, çeşme-i irfanı haram etmiştir", yani "anlayış yeteneğinin çeşmesini"...

***
Alman uzmanların Türklerle ilgili gizli bir belgesinden, rahmetli dayım yüksek maden mühendisi ve DP’nin ilk Zonguldak milletvekili Cemal Kıpçak söz etmişti bana...

Dayımla annemin babası, hala mekanında oturduğumuz dedem Tatar Hasan Paşa, üsteğmenliğinde staja gönderilmişti Almanya’ya ve on yılı aşkın bir süre orada unutulduğu için, Alman ordusunda önce yüzbaşılığa, sonra da binbaşılığa terfi etmişti.

Ancak Alman komutanlar uyarmışlardı kendisini, "daha öteye gidemezsin" diye. Dedem de o zamanki Genelkurmay’a, bir mektup yazıp Almanya’da unutulduğunu bildirmişti. Ve derhal geri alınıp, o sıralarda İsmet Paşa’nın da öğrencisi olduğu Topçu Okulu’na müdür yapılmıştı...

I. Dünya Savaşı patlayınca da, Çanakkale ordularına komuta edecek olan Liman Von Sanders İstanbul’a geldiğinde, dedem kendisine yaver atanmıştı.

***
Liman Von Sanders, Selimiye Kışlası’nın helalarını denetlerken dedem de yanındaydı. Alman Feldmareşali bir kubura doğru eğilmiş ve :

- Hiç böylesini görmedim, demişti; kol kalınlığında ve dört lüle...

Sonra dedeme dönmüş:

- Hemen Alman Genelkurmayı’na bir şifre çekin, iki bok uzmanı gelsin, demişti.

Gelen bok uzmanları, yaptıkları incelemelerden sonra, şu sonuca varmışlardı:

"Türkler, yılda 25 yavru yaptığı için çok ucuz olan domuz etini yemediklerinden ve yılda tek yavru yapan koyunla, inek eti de çok pahalı olduğundan yüz gramlık biftekten alabilecekleri kaloriyi, iki okkalık somundan alabiliyorlar. O yüzden hazım için midelerinde yoğunlaşan kan, yeterince gidemiyor beyinlerine ve dışkıları çok kalın, göbekleri de büyük oluyor." 

Dayım, dedemin kendisine gösterdiği o gizli raporları anlatmıştı bana.

***
Yoksul ülkelerde elbet beyinsel enerjiyle de ilgili bir beslenme sorunu var. Bu tür sorunlar bulunmasa, hamasi bir sanallığa bu kadar dalınır da, geleceği kesin olan bir İstanbul depreminin, tüm kenti yok edebileceği mi öngörülürdü?

(Çetin Altan, Milliyet, 10.04.2002)

Kuran'da sigara serbest ama şarap yasak!.. Müslümanlarca  Islamiyet'in kutsal kitabı olarak kabul edilen Kur'an'da, çeşitli yasaklar (haram) bulunmaktadır. Bunlardan birisi de "şarap"tır. Halbuki, belli bir sınırı aşmayan şarabın insan sağlığına  faydası tıp otoritelerince ispatlanmış bulunmaktadır. Bunun yanısıra, bugün tıp otoritelerince sağlığa zararlı oldu anlaşılmış bulunan sigara / tütün ise Kur'anda yasak değildir. Bu çelişkili durum Kur'an'ın bilimselliği ve kim yarafından hazırlandığı üzerinde kuşku uyandırmaktadır. Kuran kimler tarafından nasıl hazırlandı?                                              

Şarap ve insan sağlığına etkisi
Islamiyet Gerçekleri

İslamiyet Gerçekleri (yedek link)