CUMHURIYET'IN KADINLARI

Dr. MUHSINE HELIMOGLU YAVUZ

' Ataturk ve kadin devrimi' konusunda, pek cok kitapta bulunabilecek bilgileri, kronolojik bir duzen icinde art arda siralamak yerine, bu konunun bendeki izdusumlerinden, cagrisimlarindan, birikimlerinden bir kesit sunacagim. Yani, bir bakima ''sesli dusunecegim''.

Bir toplanti icin geldigim Istanbul'da, kaldigim otelin yemek salonunda kahvalti ederken karsimdaki masada oturan ve Arap ulkelerinden birisinden, turist olarak geldikleri her hallerinden belli olan bir aile gordum. Uc cocuk, bir erkek ve yalnizca gozlerini acikta birakacak sekilde, yuzunu simsiki pecelemis bir kadindan olusuyordu bu aile. Adam ve cocuklar rahatca, hatta biraz gereginden de fazla bir rahatlikla, neredeyse doke-saca yemeklerini yerken, kadin buyuk bir sikinti icinde, basini iyice one egerek, bir eliyle agzini burnunu orten ortuyu birazcik kaldirip, oteki eliyle de ortunun altindaki agzina bir seyler sokusturmaya calisiyordu. Bir yandan da arada bir cevresine tedirgin, urkek bakislar firlatiyordu. Tipki, gizlice bir seyler yiyen ve her an yakalanma korkusu icinde olan, urkek bir kediye benziyordu.

Kadinin cektigi, bu yemek yeme iskencesini icim burkularak izlerken birden bire, iki elimi kullanarak ve agzimi bulma guclugu cekmeden, rahatca yemek yiyebilmenin, ne buyuk bir mutluluk oldugunun ayrimina vardim. Bu, o zamana kadar hic ayrimina varmadigim bir mutluluktu.

Cunku ellili yillarda dogan benim kusagim, Cumhuriyet doneminin icine dogmustuk ve boylesine, kadini dis dunyadan ve cagdas uygarliktan soyutlayan ortunme zorunlugu, bizim icin cok gecmislerde kalmis, uzak ve karanlik bir golgeydi. O anda, acik pencereden giren deniz ruzgari saclarimi tarayip gecti, gunesin aydinligini ve sicakligini tum yuzumde duyumsayip, Ataturk' e yurek dolusu tesekkur ettim ve ''Ataturk'un Hatira Defteri'' adli kitaptan okudugum, daha 1916 yilinda Turk kadini konusunda, onun dusundugu ve daha sonra da buyuk bir kararlilikla hayata gecirdigi su dusuncelerini animsadim:

''Kadinin egitilmesi, ortunun kaldirilmasi, kadinin calisma hayatina girmesi'' ( Sukru Tezer , Ataturk'un Hatira Defteri, Ank. 1972, s. 75)

Sonra da ''Soylev ve Demecler'' inde yer alan su sozlerini, yine yuregim sukran duygulariyla dolarak bir kez daha dusundum. Ataturk orada, Turk kadinlarinin ortunmesi ve erkeklerden kacinmasi konusunda soyle diyordu: ''Bazi yerlerde kadinlar goruyorum ki, basina bir bez veya bir pestemal veya buna benzer bir seyler atarak, yuzunu-gozunu gizler ve yanindan gecen erkeklere karsi ya arkasini cevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrin mana ve medlulu nedir... Efendiler, medeni bir millet anasi, millet kizi bu garib sekle, bu vahsi vaziyyete girer mi... Bu hal milleti cok gulunc gosteren bir manzaradir. Derhal tashihi lazimdir'' (30 Agustos 1925 - Soylev ve Demecler, c. 2, s. 217).

Bunlari dusundugum kahvaltidan sonra hazirlanip toplanti salonuna gittim. Bilimsel bir toplantinin yapildigi o salonda kadin konusmacilarin sayisi, erkeklerden bir fazlaydi. Her zaman bana cok dogal gelen ve ustunde hic durmadigim bu durum da bana Ataturk'un yine ''Soylev ve Demecleri'' nde yer alan su sozlerini animsatti: ''Bugunun gereklerinden biri de kadinlarimizin her hususta yukselmelerini temindir. Binaenaleyh kadinlarimiz da alim ve mutefennin olacaklar ve erkeklerin gectikleri butun derecat-i tahsilden gececeklerdir. Sonra kadinlar, hayat-i ictimaiyede erkeklerle beraber yuruyerek, birbirinin muin ve muzahiri olacaklardir'' (31 Ocak 1923, Soylev ve Demecler, c. 2, s. 85-86).

Ataturk'un bu dusuncelerini sozde birakmayip toplum yasamina gecirdigi, ilk mutlu kusagin aydinlarindan olan Mina Urgan ''Bir Dinozorun Anilari'' kitabindaki su satirlariyla, bu uygulamalara soyle taniklik ediyor: "Mustafa Kemal, kadinlari hep yuceltiyordu. Kadinlari dislayan bir milletin cagdas olamayacagini, uygar bir ulkede kadinlarin, erkekler kadar onemli bir rol oynayacagini vurguluyordu.

Kadinlari toplum disi tutmak, onlari asagilamak egilimi, o sozum ona 'Demokrat' Parti'nin iktidara gelmesi ve gericilige odunler verilmesiyle, ancak 1950'den sonra basladi. Bense, cocuklugumu ve gencligimi bu donemden once, baska ve cok olumlu kosullar altinda yasadim. Simone de Beauvoir, 'on ne nait pas femme: on le devient' (Insan kadin olarak dunyaya gelmez, zamanla kadin olur) der. Ben bu olumsuz anlamda, hicbir zaman kadin olmadim, yani erkekler tarafindan ezilmedim. Kadin olmanin ezikligini degil, keyfini yasadim ancak'' (Mina Urgan, Bir Dinozorun Anilari, Ist. 1998, 20. baski, s. 119). Ben de oyle.

Iste bu konuda, bir baska goruntunun bana dusundurdukleri: Yaz dinlencemi gecirdigim Buyukada'da, sik sik Arap ulkelerinden gelen turist ailelerle karsilasirim. Bir gun bunlardan sisman, orta yasli, iri-yari bir erkek, carsafli gozlerini acikta birakacak sekilde peceli iki kadin ve dort cocuktan olusan bir aile ilgimi cekti. Bir aksam ustu, cay ictigim otelin bahcesindeki havuz basinda oturan bu aileye, daha dikkatli baktigimda, kadinlardan birisinin gozlerinde, kucuk bir kiz cocugu gordum. Oteki yetiskinlerin yaninda sikintiyla oturuyor, durmadan kipirdiyor, bir yandan da bahce duvarinin yaninda seksek oynayan, ailenin cocuklarini izliyordu. Derken bir ara kalkip onlarin yanina gitti. Bir zaman seyrettikten sonra da dayanamayip, takilip dusmemek icin carsafinin eteklerini toplayarak, iki kez sicrayip o da oyuna katildi. Sonra da yine basladigi gibi birden oyundan cikip, suclu gozlerle cevresini denetleyerek, masaya geri dondu. Daha sonraki gunlerde, daha cocuk sayilabilecek bu genc kizin, o adamin ikinci esi oldugunu ogrendim ve uzun zaman, suc isler gibi bir kacamak yaparak seksek oynayan, bu ''kucuk kadini'' unutamadim. Sonra da su dusuncelerle hep urperdim: Eger 1926'da ''Medeni Kanun'' Meclis'ten cikmasaydi ve bu kanunla kucuk yasta evlenme ve cok eslilik kaldirilmasa, evlilik bicimi karsilikli olarak uygar bir anlasmaya donusturulmese, bosanma mahkemece verilen bir yargiya baglanmasa ve kalitta, mirasta esitlik saglanmasaydi; sozunu ettigim bu trajik goruntu ve bu sagliksiz uygulama, bizim icin de dogal sayilacak ve ulkemizde de gecerli olacakti. Ustume karabasan gibi coken bu dusuncelerden sonra ozel yasamimda ve toplum icinde kadin olmanin sikintisini yasamadigim ve kendime duydugum ozguveni de cok dogal buldugumdan, o zamana kadar farkina varmadigim, kadinlar icin ekmek kadar su kadar dogal ve gerekli olan bu haklar icin Ataturk'e gonul borcumuzu bir kez daha derinden duydum.

1930'da belediye secimlerinde, 1934'te de milletvekili secimlerinde, kadinlara secme ve secilme hakkinin taninmasinin onemini ise o yillarda Avrupa, Amerika ve Asya'daki bircok ulkede, kadinlarin bu haklara sahip olmadiklarini ogrendigim zaman, cok daha iyi anlayabilmis ve Ataturk'e karsi bilincimden ve yuregimden damitilmis ''minnettarligimizi'' bir kez daha sundum.

Simdi de Ataturk'un Turk kadinlarinin onunde actigi bu isikli ve aydinlik yolun sonucu olarak ''kadin ve egitim'' konusunda, su ozet bilgileri siralamak istiyorum: ''Cumhuriyetin kurdugu genel ve esit cagdas egitim, Turk kadinlarinin toplumsal konumunun, insan onuruna yarasir bir duzeye cikmasinda, cok buyuk etkide bulunmustur. 1923'te 6 ve daha yukari yaslardaki kadin nufusun yalnizca yuzde 0.4'u okur-yazar iken bu oran 1927'de yuzde 4.6'ya cikmis, 1935'te yuzde

9.8'e, 1950'de ise yuzde 19.4'e ulasmistir. 1990'da bu oran, yuzde 70'i bulmustur. Cumhuriyet'in getirdigi egitim kurumu, ozellikle kadin nufus icin toplumda yukselmenin temel kanali olmustur. Bugun yurdumuzdaki bir milyonu askin yuksekogrenimli bilimsel ve teknik elemanla, serbest meslek sahiplerinin yuzde 29.4'u yani yaklasik ucte biri kadindir.

Turk ulusu ilk kadin hukukcusuna 22 Agustos 1924'te kavusmustur.

- 29 Nisan 1929'da, Nezahat ve Beyhan hanimlar, ilk Turk kadin yargiclar olarak gorev almislardir.

-20 Temmuz 1926'da ilk kadin dis hekimi Saziye Yusuf Hanim diploma almistir.

- Ilk kadin hukumet tabibi olan Mufide Kazim' in atanma tarihi, 13 Kasim 1932'dir.

Bugun Turkiye'de yuksekogrenim gormus nufusun yuzde 25.2'si, yani her dort yuksekogrenimli yurttastan biri kadindir. Yuksek ogrenim kurumlarina devam etmekte olan ogrencilerin de yuzde 35'e yakini bayan ogrencidir.''

Ataturk'un cumhuriyetle birlikte gerceklestirdigi devrimlerin, Turk kadinina ve Turk aile yasamina getirdigi cagdas duzeyi, Cumhuriyet'in Onuncu Yili'nda yani 1933'te, lise onuncu sinif ogrencisi olan Prof. Dr. Hamide Topcuoglu 'nun uzun yazisindan bir bolumle bitirecegim yazimi:

''... Biz gercekten ayricalikli idik. Yani o kucuk dunyamizda 'kiz ogrenci' olmak gibi bir itibar fazlaligimiz vardi. Butun buyukler erkeklere gostermedikleri bir takdir fazlasini bize ayiriyorlardi. Kadinlarin kamu yasamina, sosyal iliskilere tam bir yetki ve kisilik ozgurlugu icinde katilmasini amac edinen Cumhuriyetin onculeriydik biz... O zamanin kiz cocuklari olarak ne rahat bir atmosfer icindeydik. Nasil bir mucize olmustu da kendimizi bir 'ikinci cins' olarak gormek hic aklimiza gelmemisti''...

İslamiyet ve kadınlar

İslamiyet Gerçekleri (1)

İslamiyet Gerçekleri (yedek link)